SELÂNİK LİMANI: UNUTULAN HESAPLAŞMA
SELÂNİK LİMANI: UNUTULAN HESAPLAŞMA
Divanhane’de çakan bir şimşek, Dolmabahçe’nin Çılgını, Pasifik Savaşı’na çağırılan bir Osmanlı zırhlısı, küçük bir Yunan torpido botu ve devletler değişse de kapanmayan bir askerî dava…
31 EKİM 1912: SESSİZ BİR LİMAN, YAKLAŞAN TEHLİKE
31 Ekim 1912 gecesi…
Selanik Limanı’nda gece karanlığı hüküm sürüyordu. Limanda demirli bulunan Osmanlı zırhlı korveti Feth-i Bülend, bir zamanların heybetli savaş gemisi olmasına rağmen artık eski gücünden oldukça uzaktı.
Balkan Savaşı başlamış, Yunan ordusu Selanik’e doğru ilerlemeye başlamıştı. Şehrin savunması giderek zorlaşıyor, limanın askerî önemi her geçen saat artıyordu.
Ancak birkaç dakika sonra yaşanacaklar, Osmanlı deniz tarihinin dikkat çekici olaylarından birine dönüşecekti.
Küçük bir Yunan torpido botu, liman savunmasını aşarak içeri girecek, Osmanlı savaş gemisine torpido saldırısı düzenleyecek ve kayıp vermeden geri dönecekti.
O gece batan yalnızca bir gemi değildi. Ardından yıllarca devam edecek bir askerî soruşturma, devletler değiştikten sonra bile kapanmayacak bir hukuk dosyası ve üç ülkenin tarih hafızasında birbirinden tamamen farklı anlamlar taşıyan bir olay ortaya çıkacaktı.
DİVANHANE’DE ÇAKAN ŞİMŞEK
Eylül 2003’ün ilk günleriydi.

Kasımpaşa’daki Divanhane
Kasımpaşa’daki Divanhane’nin Ceylanlı Salonu’ndan Haliç’e bakarken masanın üzerinde duran altı küçük nesne dikkatimi çekti.
Yaklaşık 6 santimetre çapındaki gümüş kapların içinde küçük cam kaseler bulunuyordu. İlk bakışta bunların sos kapları olduğunu anladım. Her birinin üzerinde aynı isim yazıyordu:
FETH-İ BÜLEND

Feth-i Bülend Kasımpaşa’da Tersanede Kıçtankara
Feth-i Bülend ile ilk karşılaşmam böyle oldu.
O gün bu küçük gümüş kapların beni Osmanlı deniz tarihinin en ilginç olaylarından birine götüreceğini bilmiyordum. Zaman içinde farklı kaynaklarda gemi hakkında karşıma çıkan bilgiler, başka tarihî olaylarla birleşmeye başladı.

Selanik’te Bulunan Alatini Köşkü
Özellikle II. Abdülhamid’in Selanik’teki zorunlu ikameti, Alatini Köşkü, Alman donanmasının İstanbul’daki varlığı ve Feth-i Bülend’in son günleri arasında dikkat çekici tarihsel bağlantılar bulunduğunu fark ettim.
Bu hikâyeyi anlatmaya başlamadan önce biraz geriye, Osmanlı donanmasının yeniden güç kazanmaya çalıştığı yıllara dönmek gerekiyor.
DOLMABAHÇE’NİN ÇILGINI
III. Selim, II. Mahmud ve Abdülmecid dönemlerinde atılan adımlar, Osmanlı donanmasının yeniden yapılanmasının temelini oluşturmuştu. Sultan Abdülaziz döneminde ise bu çabalar çok daha büyük bir donanma kurma idealine dönüştü.

Sultan Abdülaziz
Padişahın deniz kuvvetlerine duyduğu ilgi ve büyük savaş gemileri inşa ettirme arzusu, devlet adamlarının mali kaygılarıyla karşı karşıya geliyordu. Sadrazam Fuad Paşa’nın da aralarında bulunduğu bazı isimler, devletin ekonomik şartları nedeniyle bu ölçekte bir donanma programına mesafeli yaklaşıyordu.
Ancak Abdülaziz kararından vazgeçmedi.

Feth-i Bülend’in İngiltere’de Denize İndirilişi
İngiltere’nin denizcilik teknolojisine duyduğu hayranlık, güçlü bir donanma oluşturma arzusu ve Avrupa’daki deniz gücü rekabeti doğrultusunda yeni gemilerin inşası için girişimlerde bulundu. 1868 yılında başlayan sipariş ve inşaa programı, Feth-i Bülend’in tarih sahnesine çıkmasının da önünü açtı. Aynı dönemde Avusturya’da İclaliye korvetinin, İstanbul Tersanesi’nde ise Mukaddeme-i Hayr korvetinin inşaasına başlandı.

Feth-i Bülend’in Taslak Planı

Feth-i Bülend’in Taslak Planı
İngiltere’de Thames Iron Works tersanesinde inşa edilen Feth-i Bülend, dönemin zırhlı korvet anlayışını temsil ediyordu. İnşa sürecinde yaşanan mali sorunlara, gecikmelere ve teknik ihtilaflara rağmen 97.250 İngiliz lirasına mal olan gemi, Malta’da verilen bir günlük mola dâhil 19 günlük seyir sonunda 16 Ağustos 1870 tarihinde İstanbul’a ulaştı.
Osmanlı donanmasına katıldığında yalnızca yeni bir savaş gemisi değil, devletin denizlerde yeniden güç kazanma arzusunun da simgelerinden biriydi.
Geminin temel görevlerinden biri, özellikle Karadeniz’de Rus donanmasına karşı Osmanlı savunmasına katkı sağlamaktı.

Fetih-i Bülend Haliç’te Tersanede Kıçtankara Pozisyonda Turgutalp Maçunası ile Beraber
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Karadeniz’de, özellikle Batum ve Sohum çevresindeki askerî faaliyetlerde görev aldı. Kıyıların ve nakliye hatlarının korunmasında kullanıldı.

Feth-i Bülend Güverte Üzerinde Erlere Top Eğitimi

Feth-i Bülend Rus Silahlı Ticaret Gemisi Vesta ile Çatışma Halinde
23 Temmuz 1877 tarihinde Rus silahlı ticaret gemisi Vesta ile karşılaşması, geminin savaş dönemindeki dikkat çekici faaliyetlerinden biriydi. Ancak bu çatışma kesin bir Osmanlı zaferiyle sonuçlanmadı; iki gemi de hasar ve kayıplarla bölgeden ayrıldı.

Feth-i Bülend Haliç’te
Feth-i Bülend’in Batum’daki faaliyetleri sırasında bir Rus generalinin, General Şelemetev’in öldürüldüğüne ilişkin anlatımlarla da karşılaştım. Ancak bu iddiayı doğrulayacak güvenilir bir askerî kayıt bulunmuyor. Geminin Sohum bombardımanına ve çıkarma harekâtına katılması belgelenebilirken General Şelemetev’in geminin ateşiyle öldürüldüğünü kesin bilgi olarak sunmak doğru olmayacaktır.

Feth-i Bülend Top Hangarı
Tam da bu sıralarda Feth-i Bülend, 1879 yılında Karadeniz’den çok uzakta, Pasifik Okyanusu’ndaki bir savaşın diplomatik gündemine girdi.
PASİFİK SAVAŞI’NIN DİPLOMATİK CEPHESİNDE FETH-İ BÜLEND
Peru ile Şili arasında devam eden Pasifik Savaşı sırasında Peru donanması, 8 Ekim 1879’da Angamos Deniz Muharebesi’nde Huáscar zırhlısını kaybedince yeni bir zırhlı gemi edinmek için arayışa başladı.

Peru Donanmasına Ait Huascar Zırhlısı
Bu kapsamda Osmanlı zırhlısı Feth-i Bülend’in satın alınması da gündeme geldi.
Paulino Toledo Mansilla’nın arşiv belgelerine dayanan araştırması, 1879-1880 döneminde İstanbul’da yürütülen bu girişimin sıradan bir alım satım görüşmesi olmadığını ortaya koyuyor. Peru’nun arayışı, Şili’nin Avrupa’daki diplomatik faaliyetleriyle karşı karşıya gelmişti.
Şili’nin Paris Büyükelçisi Alberto Blest Gana, satışın gerçekleşmesini önlemek amacıyla diplomatik girişimlerde bulunurken Luis Alfredo Lynch de İstanbul’da bu girişimin etkilerini takip etmek üzere görevlendirildi.
Osmanlı donanmasının gelişiminde etkili isimlerden Hobart Paşa da temasların merkezinde yer aldı.
Sonuçta satış gerçekleşmedi ve Feth-i Bülend Osmanlı donanmasında kaldı. Dolayısıyla geminin Peru’ya devredilmemesini yalnızca II. Abdülhamid’in şahsi bir ret kararına indirgemek doğru olmayacaktır. Gerekli nihai onayın çıkmamasında Şili’nin yürüttüğü diplomatik müdahalenin ve İstanbul’daki gizli temasların da önemli rolü vardı.
Bir başka ifadeyle Feth-i Bülend, Selanik’te batırılmasından otuz yılı aşkın süre önce, Pasifik Savaşı’nın diplomatik cephesinde de uluslararası bir pazarlığın konusu olmuştu.
Yıllar sonra ise bu zırhlı korvet, kendi tarihinin en hazin sonuna doğru ilerliyordu.
SELÂNİK’E GÖNDERİLEN SAVAŞ GEMİSİ
1911 yılında başlayan Osmanlı-İtalyan Savaşı, Feth-i Bülend’in askerî geleceğini de etkiledi.
Artık eski teknolojiye sahip olan geminin modern savaş şartlarında etkin bir muharip görev yapması oldukça güçleşmişti. Ağır topları sökülerek karaya çıkarıldı ve Selanik Limanı’nın savunmasında kullanılmak üzere Karaburun mevkiindeki kıyı savunma düzenine aktarıldı.

Feth-i Bülend’in Topları Karaburun Mevkiinde
Feth-i Bülend tamamen silahsız bırakılmış değildi. Ancak gemide kalan küçük çaplı toplar, özellikle süratli torpido botlarına karşı etkili bir savunma oluşturabilecek nitelikte değildi.
Dönemin savaş gemileri için en önemli tehditlerden biri torpido botlarıydı. Küçük boyutları, düşük siluetleri ve yüksek hızları sayesinde bu tekneler, gece karanlığından yararlanarak hedeflerine yaklaşabiliyor ve kısa sürede torpido saldırısı gerçekleştirebiliyorlardı.

Fethi-i Bülend Selanik Limanında Alargada
Geminin makine ve seyir kabiliyetinde de sorunlar bulunuyordu. Bu nedenle açık denizde etkin bir savaş gemisi olarak kullanılması beklenmiyordu. Daha çok liman hizmetlerinde ve askerî idare görevlerinde değerlendirilen, eski bir zırhlı korvet durumundaydı.

Selanik Limanı Tahkimat Planı
Selanik Limanı’nın savunması için çeşitli önlemler alınmıştı:
- Mayın hatları oluşturulmuştu.
- Karaburun ve çevresine kıyı bataryaları yerleştirilmişti.
- Gece gözetlemesi için projektörler kullanılıyordu.
- Liman içinde askerî gözetleme ve devriye görevleri yürütülüyordu.
Ancak savunma planı ile uygulama arasında ciddi farklılıklar bulunuyordu. Mayınların sayısı ve yerleşimi liman girişini bütünüyle güvence altına almıyordu. Gözetleme ve haberleşme düzeninin de yeterince etkin olmadığı anlaşılıyordu.
Feth-i Bülend’in başına gelecekler, bu eksikliklerin ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini gösterecekti.
LORELEY: PADİŞAH TAŞIYAN ALMAN GEMİSİ
Bu hikâyede adı geçen bir başka gemi de Alman İmparatorluk Donanması’na ait SMS Loreley’dir.

SMS Loreley
Yaklaşık 68 metre uzunluğunda ve 920 ton deplasmanındaki buharlı gemi, 1885 yılında İskoçya’nın Glasgow kentinde Mohican adıyla sivil kullanım için inşa edilmişti. Alman İmparatorluk Donanması tarafından 1896 yılında satın alınmış, silahlandırılmış ve İstanbul’da görev yapan istasyon gemisi olarak kullanılmaya başlanmıştı.
Loreley’in görevi yalnızca askerî değildi. İstanbul’daki Alman Büyükelçisi’nin diplomatik seyahatlerinde de kullanılıyor, Karadeniz ve Ege’deki liman ziyaretlerinde Alman varlığını temsil ediyordu.
1909 yılında II. Abdülhamid tahttan indirildiğinde İstanbul’dan Selanik’e nakli gündeme geldi. Ancak eski padişahın Selanik’e gönderilmesi deniz yoluyla değil, özel olarak hazırlanan bir trenle gerçekleştirildi. Dolayısıyla bu nakli Loreley’in yaptığı yönündeki anlatımlar tarihsel olarak doğru değildir.
Üç yıl sonra ise aynı gemi bu kez gerçekten Selanik’ten İstanbul’a doğru yola çıkacaktı.
Balkan Savaşı’nın başlamasıyla Selanik’in güvenliği tehlikeye girmişti. Osmanlı hükümeti, Alatini Köşkü’nde zorunlu ikamette bulunan eski padişahın Yunan kuvvetlerinin eline geçmesini istemiyordu.
Alman Büyükelçiliği, Loreley’i 1912 yılının Ekim ayında bu nakil için görevlendirdi. Eski padişahın ikna edilmesi amacıyla damadı Ârif Hikmet Paşa ile Şerif Paşa da Selanik’e gönderildi.
26 Ekim 1912’de İstanbul’dan hareket eden Loreley, 29 Ekim’de Selanik Körfezi’ne ulaştı. 30 Ekim tarihinde II. Abdülhamid ve maiyeti gemiye alındı. Aynı gün saat 15.00 civarında İstanbul yönünde hareket edildi.
Gemi, dönüş yolunda Mondros ve Çanakkale güzergâhını izledi. Seyir sırasında Yunan muhripleriyle karşılaşmalar yaşandı. Ancak Alman gemi kayıtlarında bu karşılaşmaları Loreley’in takip edildiği veya kovalandığı şeklinde değerlendirmeyi gerektirecek bir durum bulunmuyor.
2 Kasım 1912 tarihinde İstanbul’a ulaşan eski padişah, daha sonra bir deniz aracıyla Beylerbeyi Sarayı’na götürüldü.
Loreley’in Selanik’ten ayrılmasından yalnızca kısa süre sonra Feth-i Bülend torpido saldırısına uğradı.
Almanların bu olayda doğrudan saldırı planına veya hedef seçimine katıldığını gösteren bir belge bulunmuyor. Loreley’in görevi, Osmanlı hükümetinin talebi üzerine eski padişahın güvenli biçimde nakledilmesiydi.
Ancak iki olayın aynı limanda, birbirine çok yakın tarihlerde yaşanması, Selanik’in son günlerinin ne kadar hareketli olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
KARANLIĞIN İÇİNDEN GELEN TORPİDO
31 Ekim’i 1 Kasım’a bağlayan gece…
Yunan donanmasına ait 11 numaralı torpido botu, Nikolaos Votsis’in komutasında Selanik Körfezi’ne yaklaştı.

T-11 Torpidobotunun Selanik Limanı içindeki Harekatı
Yaklaşık 37,5 metre uzunluğunda, 85 ton deplasmanında ve yalnızca 2 metre su çekimine sahip olan T-11, küçük boyutları sayesinde sığ sularda hareket edebiliyordu.
Votsis, bölgeyi bilen iki balıkçıyı kılavuz olarak yanına almıştı. Tekne gece ışıklarını söndürerek ilerledi. Mayın hatlarının bulunduğu sığ bölgelerde dikkatli manevralar yaparak limana yaklaşmayı başardı.
Saldırı tarihi konusunda takvim farkını açıklamak gerekiyor. Yunan kaynaklarında 18 Ekim 1912 olarak verilen tarih, Jülyen takvimine karşılık gelmektedir. Bu tarih Gregoryen takviminde 31 Ekim 1912’dir.
Gece saat 23.35 civarında torpido botu hedefini yaklaşık 150 metre mesafeden gördü. Tüm torpidolar ateş için hazırlandı. Tekne içinde herkes heyecanlıydı.
Votsis saldırı emrini verdi.

Feth-i Bülend’in Torpido ile Vuruluşunu Gösteren Kartpostal
İlk torpido Feth-i Bülend’e isabet etti. Gemi kısa sürede su almaya başladı ve sancak tarafına yatmaya başladı.
Saldırının devamında ikinci torpidonun atıldığı ve liman içindeki kömür iskelesi yakınlarında patladığı aktarılmaktadır. Üçüncü torpido atışının ise hedefini bulamadığı konusunda farklı anlatımlar bulunuyor.
Yunan kaynaklarındaki harekât anlatımı, üçüncü torpidonun da Feth-i Bülend’e yöneltildiğini ancak botun manevrası sırasında hedefini bulamayarak mendireğe düştüğünü belirtmektedir. Osmanlı raporlarında ve sonraki anlatımlarda ise bu atışın Fuat vapuruna yöneltildiğine ilişkin bilgiler bulunmaktadır.
Bu nedenle torpido saldırısının son atışına ilişkin ayrıntıları kesinleşmiş bir bilgi olarak sunmak doğru olmayacaktır.
Ancak olay burada bitmedi.
Ertesi gün yapılan incelemelerde, liman yakınındaki sahilde bir torpido bulunduğuna ilişkin kayıtlar da ortaya çıktı. Bu torpidonun Alatini Köşkü çevresindeki sahille ilişkilendirilmesi, eski padişahın da saldırının hedefi olduğu yönünde yorumlara yol açtı.
İşte Alatini Köşkü’nün saldırının hedefi olduğu düşüncesi, büyük ölçüde bu olayla ilişkilendirilmektedir.
Ancak mevcut belgeler, torpidonun doğrudan köşke yöneltildiğini göstermiyor. Eski padişahın öldürülmek istendiği veya Alatini Köşkü’nün saldırının ilk hedefi olduğu iddiasını doğrulayacak yeterli kanıt bulunmuyor.
KAÇ TORPİDO ATILDI? VE GEMİ NEDEN BATTI?
Bu saldırının ayrıntıları incelendiğinde ciddi bir belge karmaşası ortaya çıkıyor.
Gemi Komutanı Binbaşı Aziz Mahmut Efendi’nin ilk raporunda iki torpidodan söz ediliyordu. Daha sonraki raporunda ise torpido sayısı ve isabetler hakkında farklı bilgiler yer aldı. Hatta raporda, fiilen atıldığı doğrulanamayan dördüncü bir torpidodan da bahsediliyordu.
Mevcut raporlar ve harekât anlatımları birlikte değerlendirildiğinde, saldırıda üç torpido atışı yapılmış olması kuvvetle muhtemeldir. Ancak bu atışların hedefleri konusunda Osmanlı ve Yunan kaynakları arasında farklılıklar bulunmaktadır. Bu ayrıntı, olayın sonradan hazırlanan askerî raporlarda bile ne kadar karmaşık hâle geldiğini gösteriyor.
Peki, Feth-i Bülend neden bu kadar kısa sürede battı?
Torpido isabeti sonucunda geminin gövdesinde ciddi bir hasar meydana gelmiş ve gemi hızla su almaya başlamıştı. Bazı anlatımlarda torpidonun makine ve kazan daireleri arasındaki bölgeye isabet ettiği belirtilmektedir. Ancak hasarın tam yeri ve su geçirmez bölmeler üzerindeki etkisi, kesin bir teknik tespit olarak ortaya konulabilmiş değildir.
Burada önemli olan, torpido patlamasının oluşturduğu gövde hasarıyla geminin su alması, denge kaybı ve batış sürecinin birbirinden ayrı teknik aşamalar olduğudur. Geminin eski yapısı, sınırlı savunma imkânları ve savaş şartlarındaki personel düzeni, hasar kontrolünün ne ölçüde etkili yapılabildiği konusunda da soru işaretleri doğuruyor.
Feth-i Bülend kısa sürede sancak tarafına yattı ve bulunduğu yerde deniz tabanına oturdu.
Kurtarma sırasında yaşanan karmaşa sonucunda gemi imamı Tevfik Efendi ile beş denizcinin hayatını kaybettiği belirtilmektedir. Bu sayı Osmanlı makamlarının sonradan netleştirdiği kayıtlara dayanmaktadır. Bazı Yunan kaynaklarında ise daha yüksek kayıp rakamları verilmektedir.
Dolayısıyla personel kayıplarına ilişkin rakamlar değerlendirilirken hangi kaynağın esas alındığının belirtilmesi gerekir.

T-11 Torpidobotu Katerini Limanında
Torpido botu geldiği gibi sessizce limandan ayrıldı. Dönüş sırasında Karaburun’a bir top mermisi attığı ve yaklaşık saat 04.00’te Selanik’in 68 kilometre güneyindeki Katerini’ye ulaştığı aktarılmaktadır.
BİR GEMİDEN FAZLASI: SAVUNMA SİSTEMİNİN ÇÖKÜŞÜ
Feth-i Bülend’in batırılması, Selanik Limanı savunmasının ciddi eksikliklerini ortaya çıkardı.
Mayın hatlarının varlığı tek başına yeterli olmamıştı. Kıyı bataryalarının ve projektörlerin doğru gözetleme ve etkili bir komuta düzeni olmadan limanı koruyamayacağı anlaşılmıştı.
Üstelik torpido botunun limana girişini engelleyemeyen sistem, saldırı sonrasında da etkin bir karşılık veremedi.
Saldırının ardından gemideki personelin tahliyesi, liman içindeki diğer askerî unsurların haberdar edilmesi ve düşman teknesinin kaçışının engellenmesi konularında da ciddi aksaklıklar yaşandı.
Feth-i Bülend’in kaybı, tek bir nöbetçinin veya tek bir subayın hatasıyla açıklanabilecek kadar basit değildi.
Bu olay, liman savunmasının yalnızca kıyıya yerleştirilen toplardan veya denize döşenen mayınlardan ibaret olmadığını gösteriyordu. Gözetleme, haberleşme, komuta, personel eğitimi ve hasar kontrolü birlikte değerlendirilmesi gereken bir savunma sisteminin parçalarıydı.
VOTSİS: BİR TORPİDO SALDIRISINDAN DOĞAN MİLLÎ KAHRAMAN
Feth-i Bülend’i batıran Nikolaos Votsis, bu saldırıyla yalnızca bir Osmanlı savaş gemisini saf dışı bırakmamış, Yunanistan’da yıllarca anlatılacak bir askerî başarıya imza atmıştı.
Yunan kamuoyunda saldırının yankısı çok büyüktü.
Çünkü Osmanlı’nın elindeki önemli bir limana küçük bir torpido botuyla girilmiş, limanın içinde bulunan ve artık etkin muharip görev yapmayan bir savaş gemisi vurulmuş, saldırıyı gerçekleştiren tekne ise kayıp vermeden geri dönmüştü.

Feth-i Bülend’in Vuruluşunu Gösteren Kartpostal
Bu başarı, Yunan donanmasının Balkan Savaşı’ndaki moralini yükselten olaylardan biri olarak kabul edildi.
Votsis’in adı kısa sürede cesaret ve denizcilik becerisiyle özdeşleşti. Yunan basını ve tarih yazıcılığı, bu saldırıyı millî tarih anlatısının önemli sembollerinden biri hâline getirdi.
Bugün Nikolaos Votsis, Yunan deniz tarihinin öne çıkan isimlerinden biri ve millî kahramanlarından biri olarak anılıyor.
Ancak onun askerî kariyeri Feth-i Bülend’in batırılmasıyla sınırlı kalmadı. Votsis, ilerleyen yıllarda Yunan donanmasında önemli görevler üstlenecekti.
FETH-İ BÜLEND’İ BATIRAN SUBAY, KILKIŞ’IN KOMUTANI
Votsis’in askerî kariyerindeki dikkat çekici gelişmelerden biri 1920 yılında yaşandı.
Yunan donanmasının Kılkış zırhlısının komutanlığına getirildi.
Böylece 1912’de küçük bir torpido botuyla Osmanlı korvetini batıran subay, sekiz yıl sonra Yunan donanmasının önemli savaş gemilerinden birini yönetiyordu.
Bu tarihsel karşılaştırma oldukça çarpıcıdır.
Ancak Kılkış’ın hikâyesi de en az Feth-i Bülend kadar ilginçtir.
Amerika Birleşik Devletleri’nde USS Mississippi adıyla inşa edilen gemi, Yunan donanmasına katıldıktan sonra Kılkış adını aldı. Kardeş gemisi USS Idaho ise Lemnos olarak yeniden adlandırıldı.
1930’lu yıllarda artık yaşlanan ve modern savaş şartlarının gerisinde kalan Kılkış, eğitim görevlerinde kullanılmaya başlandı.
23 Nisan 1941 tarihinde Almanya’nın Yunanistan’ı işgali sırasında Alman Ju 87 Stuka bombardıman uçaklarının Salamis Deniz Üssü’ne düzenlediği saldırıda ağır hasar aldı ve battı.
Kardeş gemisi Lemnos da aynı saldırıda battı.
Her iki gemi de savaş sonrasında yeniden yüzdürüldü ve 1950’li yılların başında hurdaya çıkarıldı.
Votsis’in komuta ettiği Kılkış’ın sonu böyle oldu.
SELÂNİK’TEN İSTANBUL’A: BU KEZ YÜKSEK KOMİSER
Votsis’in hayatındaki asıl dikkat çekici değişiklik ise 1921 yılında yaşandı.
Ocak 1921’de Yunanistan’ın İstanbul Yüksek Komiseri olarak atandı.
İstanbul, Mütareke sonrasında İtilaf Devletleri’nin işgali altındaydı. Yunanistan da bu işgal düzeni içerisinde şehirde önemli bir siyasi ve diplomatik varlık oluşturmuştu.
Votsis’in görevi, Yunanistan’ın İstanbul’daki en üst düzey temsilciliğini yürütmekti.
Bu nedenle onu yalnızca Yunan donanmasında görevli bir subay olarak değerlendirmek doğru olmaz. Artık siyasi ve diplomatik sorumluluk taşıyan bir devlet temsilcisiydi.
Görev sürecinde İstanbul’daki diplomatik ilişkiler, Yunanistan’ın şehirdeki çıkarları ve Patrikhane ile ilişkiler de gündemindeydi.
Votsis, 1922 yılının şubat ayında görevinden ayrıldı. Ardından Yunan zırhlısı Lemnos’un komutanlığına getirildi ve İzmir’den Yunan kuvvetlerinin tahliyesinde görev aldı.
1922 yılında Yunanistan’da gerçekleşen askerî ve siyasi değişim sonrasında yeni yönetimle anlaşmazlığa düştü. Aynı yıl amiral rütbesiyle emekliye ayrıldı ve Paris’e yerleşti.
20 Eylül 1931 tarihinde Paris’te hayatını kaybetti.
Bir zamanlar Selanik Limanı’nda bir Osmanlı savaş gemisini batıran deniz subayı, yıllar sonra Osmanlı başkentinde Yunanistan’ı temsil etmişti.
TORPİDO BOTU T-11’İN SONU
Feth-i Bülend’i batıran küçük Yunan torpido botunun hikâyesi de ilginçtir.
T-11, saldırıdan yaklaşık altı ay sonra, 23 Nisan 1913 tarihinde Limni Adası’ndaki Mondros Limanı’nda kötü hava koşulları nedeniyle karaya oturarak battı.
Bu olayda can kaybı yaşanmadı.
1918 yılında yeniden yüzdürülen tekne, savaş gemisi olarak kullanılmak yerine su tankerine dönüştürüldü. 1920 yılında hizmet dışı bırakıldı.
T-11’in tarihî öneme sahip topu ve bayrağı, Hydra (İdra) Adası’ndaki Tarihî Arşiv ve Müze’de muhafaza edilmektedir.
Böylece Feth-i Bülend’i batıran tekne de kendi ömrünü tamamlamış oldu.
BİNBAŞI AZİZ MAHMUT EFENDİ: KAPANMAYAN DOSYA
Feth-i Bülend’in batırılmasının ardından Osmanlı makamları tarafından Heyet-i Tahkikiye oluşturuldu.
Gemi komutanı ve aynı zamanda Selanik deniz garnizon komutanı olan Binbaşı Aziz Mahmut Efendi’nin görevini yerine getirirken ihmal ve kusur gösterip göstermediği araştırılmaya başlandı.
Soruşturmanın sonucunda dosyanın 22 Şubat 1913 tarihinde Ordu Divan-ı Harbi’ne gönderilmesine karar verildi.
Ancak süreç burada bitmedi.
Yapılan incelemelerde yalnızca Aziz Mahmut Efendi’nin değil, Selanik’te görev yapan diğer subayların da sorumluluklarının araştırılması gerektiği değerlendirildi. Dava, askerî yargı makamları arasında çeşitli aşamalardan geçti.
1915 yılında savaş şartları nedeniyle yargılamanın ertelenmesi gündeme geldi. 26 Mayıs 1915 tarihli ve 303/1089 numaralı tezkere de bu sürecin önemli belgelerinden biridir.
Birinci Dünya Savaşı devam ederken bu tür davaların sonuçlandırılması mümkün olmadı.
Ancak Osmanlı Devleti’nin sona ermesiyle birlikte dosya ortadan kalkmadı.
Türkiye Cumhuriyeti döneminde de askerî yargı makamları Aziz Mahmut Efendi’ye ulaşmaya çalıştı.
Burada oldukça ilginç bir ayrıntı ortaya çıktı.
1926 yılında yapılan araştırmalarda aynı isimde başka bir kişinin öldüğüne ilişkin bilgi edinilmişti. Ancak daha sonra yapılan incelemede emekli Binbaşı Aziz Mahmut Efendi’nin deniz ticaretinde çalıştığı ve İzmir’den Beyrut’a sefer yapan, tuz taşıyan Sadıkzade isimli vapurun süvarisi olduğu öğrenildi.
Dolayısıyla Aziz Mahmut Efendi’nin Beyrut’a gidişi bir kaçış veya siyasi görev değil, ticari deniz taşımacılığı kapsamında gerçekleştirdiği seferle ilgiliydi.
Mahkemeye çağrılmasına rağmen kendisine zamanında ulaşılamadı. 27 Mart 1926 tarihli duruşmaya katılamadı. Daha sonraki araştırmalarda da seferde olduğu ve gerekli tebligatın yapılamadığı bildirildi.
Sonunda 7 Temmuz 1926 tarihinde Bahriye Divan-ı Harbi Daimisi, mevcut belgeler üzerinden davayı karara bağladı.
Ceza Kanunu’nun 482. maddesinde yer alan üç yıllık zaman aşımı hükmü uygulandı. Burada kanunun tam adı ve ilgili hükmün hukuki dayanağı, arşiv belgesi üzerinden ayrıca değerlendirilmelidir.
Böylece Aziz Mahmut Efendi’nin olayda kusurlu olup olmadığı kesin olarak belirlenemedi ve kendisine ceza verilmedi.
Feth-i Bülend’in batırılmasından yaklaşık on dört yıl sonra, Osmanlı döneminde başlayan askerî dava Cumhuriyet döneminde zaman aşımıyla sonuçlanmış oldu.
GEMİNİN TOPLARI NEREYE GİTTİ?
Feth-i Bülend’in toplarının sökülmesi, olayın en önemli teknik ayrıntılarından biridir.
Ağır toplar Karaburun’daki kıyı savunmasına aktarılmıştı. Bu işlem, liman girişinin daha güçlü savunulmasını amaçlıyordu.
Ancak savaş başladığında geminin yeniden silahlandırılması konusu da gündeme geldi.
Bahriye Nezareti, 19 Ekim 1912 tarihinde gemiden sökülen topların yeniden gemiye monte edilmesini teklif etti. Fakat Başkumandanlık 20 Ekim tarihinde bu teklifi kabul etmedi. Bu kararın ardından Feth-i Bülend, ağır silahlarından yoksun ve liman içindeki savunma imkânları sınırlı bir gemi olarak kaldı.
Bu gelişme, 31 Ekim gecesi yaşanan saldırının sonuçlarını anlamak açısından önemlidir. Çünkü geminin savunma kapasitesini belirleyen yalnızca sahip olduğu silahlar değil, bu silahların hangi görev için ve nasıl konuşlandırıldığıydı.
BATIK NEREDE? GEMİ YENİDEN YÜZDÜRÜLDÜ MÜ?
Feth-i Bülend’in batışı sırasında bulunduğu bölgedeki deniz derinliği yaklaşık 5,5 kulaç, yani 10 metre civarındaydı.

Batmış Feth-i Bülend’in Direği Üzerinde bir Deniz Subayı
Gemi sancak tarafına yatarak deniz tabanına oturdu. Direği, bacası ve mataforalarının bir bölümü su üzerinde kaldı.
Bu durum, geminin derin sularda tamamen kaybolmadığını, liman içinde sığ bir bölgede battığını gösteriyordu.

Feth-i Bülend’in Vurulduğu Mevki (31 Ekim 1912)
Günümüze ulaşan Yunan kaynaklarında Feth-i Bülend’in bazı parçalarının ve eşyalarının daha sonra çıkarıldığı belirtilmektedir. Geminin bayrağı, arması ve bazı hatıra eşyaları farklı müze ve koleksiyonlarda korunmaktadır.

Feth-i Bülend’in Vurulduğu Mevkinin Şimdiki Durumu (2026)
Geminin enkazı ise Selanik Limanı’nın yıllar içinde değişen kıyı ve dolgu yapısı nedeniyle eski konumunda kolaylıkla tanınabilecek bir batık hâlinde değildir.
Bugün deniz tabanında kalan parçalarının kesin sınırlarını belirlemek için ayrıntılı sualtı arkeolojisi çalışmasına ihtiyaç vardır.
Geminin yeniden yüzdürülerek hizmete alınmasına ilişkin doğrulanmış bir girişim tespit edilememiştir. Dolayısıyla enkazın çıkarılması, yeniden inşası veya askerî hizmete döndürülmesi yönünde belgelenmiş bir girişim bulunduğunu söylemek mümkün değildir.
SONUÇ: DENİZİN ALTINDA KALAN NEYDİ?
Feth-i Bülend’in hikâyesi, bir savaş gemisinin kaybından çok daha fazlasını anlatıyor.
Bir zamanlar büyük umutlarla inşa edilen, Osmanlı donanmasının Karadeniz’deki savunma faaliyetlerinde görev alan bu gemi, ömrünün sonunda savunma imkânları sınırlı bir limanda torpido saldırısına uğradı.

Aşık Veysel’in Feth-i Bülend Adı Geçen Destanı (Alttaki Tarih Hesaplaması Gemi İçin Yanlıştır veya Cafer İsimli Kişinin Tersaneye Giriş Tarihi Olabilir)
Ancak gemi battıktan sonra geride kalan sorular hiç bitmedi.
Liman savunmasındaki ihmaller, emir-komuta düzenindeki aksaklıklar, saldırının gerçek hedefi, torpido sayısı, personelin eğitimi ve gemi komutanının sorumluluğu yıllarca tartışıldı.
Saldırıyı gerçekleştiren Nikolaos Votsis, Yunan millî hafızasında kahramanlaştırıldı. Kılkış’ın komutanlığına, ardından İstanbul Yüksek Komiserliği’ne getirildi. Bir zamanlar Osmanlı’nın Selanik’teki savaş gemisini batıran subay, yıllar sonra Osmanlı başkentinde Yunanistan’ı temsil etti.
Bu olayın bir başka ilginç tarafı da askerî davanın devletler değiştikten sonra bile devam etmesiydi. Osmanlı döneminde başlayan soruşturma, Türkiye Cumhuriyeti’nin askerî yargı makamlarına kadar ulaştı ve zaman aşımıyla sonuçlandı.
2003 yılında Divanhane’de karşılaştığım o altı küçük gümüş kap, bana bir geminin adını hatırlatmıştı.
Bugün geriye dönüp baktığımda, o kapların üzerinde yazan isimden çok daha büyük bir hikâyenin saklı olduğunu görüyorum.
Feth-i Bülend battı. Ancak onunla kapanmayan hesaplaşma, yıllar boyunca devletin, hukukun ve üç milletin tarih hafızasında yaşamaya devam etti.
Bülent YANAŞIK
04.11.2026, İstanbul
KAYNAKLAR
- Paulino Toledo Mansilla, A Secret Mission in Istanbul During the War of the Pacific: The Sale of the Turkish Ironclad Feth-i Bülend to Peru (1879–1880), Center for Latin American Studies of the University of Ankara, Ankara, 2019.
- Roch Charles Little, “Paulino Toledo Mansilla. A Secret Mission in Istanbul during the War of the Pacific…”, Anuario Colombiano de Historia Social y de la Cultura, 50/1 (2023), s. 446–449.
